ENDÜSTRİYEL TARIM etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ENDÜSTRİYEL TARIM etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Kasım 2010 Perşembe

GIDA ENDÜSTRİSİ VE KATKI MADDELERİ SORUNU

Gıda endüstrisinde 80 bin çeşit katkı maddesi kullanılıyor.                
Ancak bunların henüz binde biri bile bilinmiyor...
Gıda endüstrisinde 80 bin çeşit katkı maddesi kullanılmasına rağmen bunların henüz binde biri hakkında bile yeterli bilimsel araştırmanın yapılamamış olması, 'nitelikli kayıtdışı'nı gündeme getirdi
Metabolizma hastalıklarının artışı, 'nitelikli kayıtdışı' endişesini körüklüyor. 13 yılda şeker hastalığı görülme sıklığının ise yüzde 90 yükselmesi, yetkilileri mevzuatın düzenleyici değil, önleyici nitelikte olması gerçeğinde birleştirdi
Türkiye'de 13 yıl aradan sonra ikincisi yapılan Diyabet, Hipertansiyon, Obezite ve Endokrinolojik Hastalıklar Prevalans Çalışması'nın (TURDEP) ikincisine göre Türk insanının kilosu arttı, bel ve kalça çevresi genişledi. Diyabet (Şeker) hastalığı görülme sıklığı ise 13 yılda yüzde 90 arttı. Yani toplum hızla obez oluyor, eskiden yaşlılık hastalığı olarak bilinen şeker, daha çocuk denecek yaşlarda görülüyor.
BİLİNMEYEN 80 BİN KATKI
Yaşam tarzının da etkisi olabilecek bu sonuçlar, dikkatleri yediklerimize ve içtiklerimize çevirmemize neden oluyor. Çünkü Biyolog Hamit Akçay'a göre şu anda raflardaki ürünlerde 80 bin çeşit katkı maddesi kullanılıyor. Ancak bunların henüz binde biri hakkında bile yeteri kadar bilimsel araştırma yapılabilmiş değil.
GIDADA İNOVATİF GİZLEME
Gıda konusunda gündeme gelen hilelerin inovatif ürünlerdekine göre masum kalacağını vurgulayan Hamit Akçay, bunun gerekçesini şöyle açıkladı: "Kaşara her şey katılıyor. Patates karışımı masum bir şey. En çok atık ürünlerin katılmasıdır. Onun dışında protein denen ürünler var. Gıda ürünlerindeki temel felsefe, bir şeyi önce özünden kopar, ana formundan çıkar, başka bir şekle sok. Sonra bunu mamül hale getir. Çünkü böyle bir durumda yaptığınız müdahaleleri insanlar anlayamayacak duruma geliyor. Siz istediğiniz kârlılığı yapabilirsiniz."
BÖYLE TİCARİ SIR OLAMAZ
Özellikle gıda konusunda hiçbir ticari sırrın tüketici sağlığından daha önemli olamayacağına dikkat çeken Kemal Yamankaradeniz, bu konuda Tarım Ve Köyişleri Bakanlığı'nın daha proaktif hareket etmesi gerektiğini anlattı. Et ithalatında yapılan spekülasyonların tezini haklı çıkardığını anlatan Kemal Yamankaradeniz, "Aslında Tarım Bakanlığı'nın daha çok teknik alt detayı olan bilgileri tüketicilerle paylaşmalı. Sonuçta ülkemize giren ürünler, içindeki hem kimyasallar hem katkı maddeleri açısından ne derece insan sağlığına yararlıdır ya da zararlıdır? Bu konuda net bilgilere sahip değiliz" diye konuştu.
İngiliz modeli mercek altında
Türkiye Perakendeciler Federasyonu (TPF), raflarda güvenliği sağlamak için hummalı bir çalışma yürütüyor. Son zamanlarda güvenliği her toplantının ilk gündem maddesi yapan TPF'nin sektörde ortak bir çözüm arayışına girdiği belirtildi. Bu kapsamdan olmak üzere İngiltere'deki BRC (British Retail Consortium - Birleşik Perakende Konsorsiyomu) modelini de incelettiği bilgisi edinildi.
Harekete geçmek için illa birilerinin ölmesi mi gerekiyor
Coca-Cola'nın içeriğini öğrenmek için Türkiye'de ilk defa 2006 yılında açılan davanın hayal kırıklığıyla sonuçlandığı ortaya çıktı. KİRADER Başkanı Ali Ulvi Büyüknohutçu, Antalya Tüketici Mahkemesi'ne açılan davada görevsizlik kararı verildiğini belirterek bunun ne anlama geldiği hakkında şu açıklamayı yaptı: "Tüketici mahkemesi bunu araştırmakla görevli değildir. Yani tüketicinin somut bir zarar görüp, ağrıyıp-sızlayıp-hastalanıp gelmeli ki siz dava açabilirsiniz' dendi."
NE OLDUĞU ANLAŞILAMADI
Ali Ulvi Büyüknohutçu, dava gerekçeleri hakkında şunları kaydetti: "Biz Coca-Cola'nın ne olduğunu anlayalım diye dava açmıştık. Konumuz şuydu: Türk Kodeks Yasası'na göre ambalajlı ürünlerin tümünün üzerinde içerik tam ve anlaşılabilir biçimde yer almalıdır. Coca-Cola ve benzeri gazlı içecekler diyor ki, 'Şu şu şu var, bir de -Coca-Cola özütü- var.' Biz de diyoruz ki doğada 'Coca-Cola özütü' diye bir bitki, doğal kaynak göster. Öyle bir şey yok. O zaman bu neyin bileşimi? Bunu açık yazmazsan Türk Gıda Kodeksi'ne göre aykırı hareket ediyorsun."
ZARARI ORTAYA ÇIKAR
"Bu durumda da bu ürünlerin toplatılıp yasaklanması gerekir" diyen Ali Ulvi Büyüknohutçu, şöyle devam etti: "Bizim iddiamız bu... Coca-Cola özütü içinde neyin kaç gram olduğu açıklanırsa zararı var mı yok mu ortaya çıkacak. Daha doğrusu bizim iddiamız: Zararlı olduğu ortaya çıkacak."
İHBAR KABUL EDİLMELİYDİ
Dava düştüğü için 600 lira mahkeme masrafı ödemek durumunda kaldıklarını dile getiren Ali Ulvi Büyüknohutçu, "Söz konusu testleri yapabilecek Türkiye'de sadece 6 laboratuvar var. Bunlara da bir bardak suyu bile tahlil ettirmenin parası, Türkiye'deki STK'ların bütçelerinin çok üzerinde. Yani STK olarak bizim böyle bir kaynağımız yok" dedi. Dosyanın kapandığını, ancak kapanış biçimini doğru bulmadıklarını vurgulayan Büyüknohutçu, şöyle devam etti: "Aslında bu davayı ihbar kabul edip devletin ilgili kurumlarının tahlil etmesi lazım. Çünkü bir şeyin toplanması için o üründen illa birisinin ölmesi mi lazım? Uzun yıllar bekleyip birkaçkişinin ölmesini mi beklemek gerek? Bilim bunu tespit eder, yasaklar, normali budur."
MEVZUAT ÖNLEYİCİ OLMALI
Mevcut mevzuatın düzenleyici bir nitelik taşıdığına dikkat çeken Ali Ulvi Büyüknohutçu, yaşanan deneyimlerin bunun yetersizliğini ortaya çıkardığını vurguladı. Büyüknohutçu'ya göre mevzuat önleyici bir karaktere kavuşturulmalı.
Çocukları cola ve cipsten koruyun!
Dünyada gelişen hassasiyetlere uygun olarak Türkiye'de de son yıllarda cola ve cips gibi ürünlerin okul kantinlerinde satışına kısıtlama getirildi. Çocuklarıobeziteve diyabet gibi hastalıklardan korumak amacıyla hayata geçirilen uygulamaya göre ilköğretim okullarında okul yönetimleri ve ailelerin talebi olmadığı sürece okullarda şekerli içeceklerinin satılmasına izin verilmiyor. Ancak okulların hemen önündeki büfe ve bakkallardan satışın serbest olması, sözkonusu uygulamanın etkiliğini sorgulatıyor. Nazlı Gıda Yönetim Kurulu Üyesi Nihat Kurt, bu çelişkiye dikkat çekmek ve öğrencilerle velileri bilinçlendirmek için tiyatro etkinlikleri yapacaklarını açıkladı.
Kimyasallara karşı erken uyarı sistemi: RAPEX
Sanayi ve Ticaret Bakanlığı, AB'deki gibi gıda dışı ürünlerde erken uyarı sistemi olarak tanımlanan RAPEX kapsamında da denetimler yapıyor. Böylelikle AB çapında özellikle kimyasal ürünlerde 'Kara liste' olarak tanımlanan RAPEX sistemineTürkiyede dahil olmuş oldu. Buna göre AB üyesi herhangi bir ülkede tehlikeli bir ürün tespit edildiğinde o ürün ve üreticisi hemen RAPEX sistemindeki listeye alınıyor ve diğer ülkeler uyarılıyor.
İşte Türkiye'de de özellikle kimyasal ürünlerde gerek AB'den bildirimi yapılan gerekse gümrüklerden bildirilen tehlikeli ürünlerin denetimini gerçekleştiriliyor. Bu yöntemin Türkiye'de Reach mevzuatına geçiş için hazırlık niteliği taşıdığı belirtiliyor. Bilindiği üzere AB Reach mevzuatı ile sınırlarından giren kimyasalları denetliyor. 2011 martından sonra kademeli olarak Türkiye'nin de Reach kriterlerini uygulamaya geçeceği kaydediliyor.
Gıda Güvenliği  sitesinden alınmıştır

23 Kasım 2010 Salı

TARIM İLACI MERCEK ALTINDA

Böbrek ve mesane kanserine yakalanma riskini arttıran endosüflan adlı maddenin zirai üretimde kullanıp kullanılmayacağı tartışılıyor.
Gezegen'in Geleceği adlı radyo programında Dr. Uygar Özesmi bu konuda şunları söyledi:
Kalıcı Organik Kirleticileri Gözden Geçirme Komitesi’nden 31 bilim adamı, İsviçre’nin Cenevre kentinde yapılan panelde, endosülfanlı tarım ilaçlarını ele aldı.
Panele ev sahipliği yapan BM Çevre Programı’nın sözcüsü Michael Stanley-Jones da zehirli kimyasallarla ilgili Stockholm Sözleşmesine imza atan ülkelerin, 2011 yılının Nisan ayında yapılacak toplantıda sözleşmenin tavsiyelerine uyup uymayacaklarına karar vereceklerini ifade etti.
Stanley-Jones, şimdiye kadar 60 kadar ülkenin endosülfanı yasakladığını, bu ülkeler arasında Stockholm Sözleşmesi’nin tarafı olmamasına rağmen ABD’nin de bulunduğunu vurguladı. Zirai üretimde kullanılması son derece zararlı olmasına rağmen bağcılıkta, salamura yapraklarda bu ilacın bileşenlerine yoğun olarak rastlanılıyor. Tarımda endosülfan kullanımı, böbrek ve mesane kanserine yakalanma riski artırıyor. Kaybolmayan ve toprakta biriken endosülfanın doğadan arınması uzun yıllar alıyor. Endosülfan sulama suyuna karıştırıldığı için bitkilerin köklerine, damarlarına, yapraklarına işliyor ve yıkamakla temizlenmiyor.
NTVMSNBC - 25 Ekim. 2010

4 Kasım 2010 Perşembe

Tarım ilaçları konusunda Tarım ve Köyişleri Bakanlığı'nın açıklaması

Ülkemizde insan dokularında ve çevreden alınan örneklerde yapılan tarım ilacı kalıntısı analizi sonuçlarını geçtiğimiz hafta yazmıştık. Bu analiz sonuçları "varsayım" değil, doğrudan durum saptaması, hem de bilimsel durum saptamasıdır. Böylelikle sık sık duyduğumuz "portakallar Rusya'dan döndü, Ukrayna domatesleri geri yolladı" şeklindeki haberler ciddi bir mesnet kazanıyor, bilerek ya da bilmeyerek, öyle ya da böyle zehirleniyoruz.
Yazımız üzerine Tarım ve Köyişleri Bakanlığı Müsteşarı Sayın Vedat Mirmahmutoğulları aradı, her bir söylediğini not ettik. Doğrusunu isterseniz Mirmahmutoğulları da tarım ilaçları konusundaki görüşlerimize katılıyor ve Tarım ve Köyişleri Bakanlığı'nın odaklandığı en önemli noktanın "güvenli gıda" olduğunu vurguluyor. Mirmahmutoğullarının verdiği bilgilere göre, ülkemizdeki yaklaşık 6000 zirai ilaç bayiinin 2117'si sadece okur-yazar ya da ilkokul düzeyinde eğitime sahip. Beşeri eczacılar eğitimlerini 5 yılda tamamlarken, zirai eczacıların oluşturdukları riskin on kat daha fazla olmasına karşılık, yetersiz eğitimleri konumlarıyla uyumlu değil. Bakanlık bunun üzerine ziraat mühendislerinden yeterlilik istemiş, ancak Ziraat Mühendisleri Odası'nın eleştirilerine hedef olmuş. Reçetesiz ilaç alım satımını engellemek amacıyla 9000 kişi eğitilmiş, sertifikalı tarım müşavirliği kurulmuş, kurslar verilmiş. Çiftçiye de "sözleşmeli tarım" imzalaması durumunda yeminli tarım müşavirlerinin maaşlarının bir kısmını verecekleri söylenmiş, 5000 kişiye sertifika verilmesi hedeflenmiş ve 30 trilyon bütçe ayrılmış. Kullanılan 5000 ilaç içerisinden, yasaklanmış 127'si saptanmış, ithalatı durdurulmuş. Tarlalarının büyük bölümünün parçalı olmasına rağmen, havadan ilaçlama yasaklanmış, yerden ilaçlama başlatılmış, pulverizörler (tozlaştırıcı) yerleştirilmiş. Bunun sonucunda 901 ton süne ilacı kullanılırken, 183 tona, sebzede 59.000 ton ilaç kullanılırken, 37.000 tona indirilmiş; ürün 38.5 milyon tondan 43 milyon tona çıkmış. Yeminli gıda kontrolörlüğü başlatılmış, 1500 olan kontrolör sayısı 5000'e çıkartılmış. Alo Gıda 174 hattı kurulmuş, 39.000 başvurunun 37.000'i sonuçlandırılmış. Cezai müeyyideler artırılmış ama, Anayasa'nın 26, 38 ve 40. maddeleri nedeniyle bunların açıklanması mahkeme kararı gerektirmekteymiş. Müsteşar Sayın Mirmahmutoğullları geçen hafta kamuoyuna yansıyan "üç mamada kurşuna rastlandığı" haberinin de doğru olmadığını bir kez daha vurguladı.
İyi niyet ve gayret sonucu kurtarmıyor!
Tarım ve Köyişleri Bakanlığı Müsteşarı Vedat Mirmahmutoğulları'na duyarlılığından ötürü teşekkür ediyoruz. Ne var ki durum bu kez farklı, çünkü geçen hafta sunduğumuz "ülkemizden yapılmış" araştırmalar, geçtiğimiz 20-25 yıl içerisindeki tarım ilacı kontrolünün tamamen yetersiz olduğunu gösteriyor. Üniversiteye hazırlanırken bir geometri hocamız vardı, soruların çözüm yöntemleri konusunda sık sık tartışmaya tutuşurduk. Bize derdi ki, "Hatice'ye değil, neticeye bakın!" Tarım ve Köyişleri Bakanlığı'nın gıda denetimleri konusundaki bütün çabaları (hangi tarım ilaçlarını analiz ettiklerini bilmesek bile) bu anlamda "yöntemdir", geçen hafta kaynak göstererek anlattığımız bütün araştırma sonuçları ise "netice!" Sağlıklı ürün yetiştiremediğimiz gibi, denetimini de yapamıyoruz. Yani bakanlığın iyi niyetli gayretleri Temmuz 2010 itibarıyla yerine varmamış görünmüyor, "iyi niyet ve gayret" sonucu kurtarmıyor!
Tarım havzalarında kanser sıklığı artıyor
İster cehalet deyin, ister kazanç hırsı, bu sonucun sağlık açısından karşılığı başta kanser olmak üzere daha fazla hastalık yüküdür. Nitekim bu veriler yaklaşık iki ay önce TBMM Kanser Araştırma Komisyonu kuruluş toplantısında, Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Onkoloji Bölümü tarafından da açıkça doğrulandı: "Bölüme başvuran lenfoma ve multiple miyelom hastalarının (kemik iliği ve bağışıklık sistemi kanserleri) hemen hemen bütünü Türkiye'nin önemli tarım merkezlerinden biri olan Kumluca bölgesinden gelmekte". Çiftçi çabalamak (çapalamak) istemiyor, artık ota da ilaç kullanıyor. Bilgi eksiğini tamamlaması beklenen ziraat mühendisleri ise (aynen doktorların çoğu gibi) mesleklerinin gereğini yeterince yerine getirir görünmemekte. Bu konuda görüş aldığımız çiftçi dostlarımız "ziraat mühendislerinin tarım ilacı satıcılarıyla ortak çalıştıkları" şeklinde dehşet verici iddialarda bulunmakta.
Daha önce de dile getirdik, günümüz bilimi gerçeği kavramakta zorlanıyor, sadece ilişkilendirme ve risk analizi ile yetiniyor. Ancak "güvenli gıda" ilkesine sahip çıkmadığımız sürece risk analizi yapmak, tozu halının altına süpürmekten öte değil.
Yavuz Dizdar – 11/08/2010

2 Kasım 2010 Salı

ŞEKER VE TATLANDIRICILAR

Şeker ve tatlandırıcılar konusunda bilmeniz gerekenler: Acı bir öykü
Geçtiğimiz perşembe Sakarya Sivil Toplum Platformu'nun (SASTOP) davetlisi olarak katıldığımız bilgilendirme amaçlı toplantıda genetiği değiştirilmiş organizmaların (GDO) sağlık risklerini anlattık. Akşam ise SASTOP'un bünyesinde nişasta bazlı şeker ve kimyasal tatlandırıcıların bilinen ve olası olumsuz etkilerini tartıştık. Şeker, tadı ve etkileri çoğumuzu cezp etse de insanlık tarihinde bu ölçüde yaygın kullanımı nispeten yeni bir üründür. Sanayi bazlı üretimi ve tüketimi daha çok İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemde artmıştır. Ülkemizdeki tarım olanakları sayesinde şeker pancarından elde edilen şeker kullanılır. Bu durum ciddi bir şans ve avantajdır. Zira şeker pancarından elde edilen şeker bir molekül glikoz ve bir molekül früktoz (meyve şekeri) içermektedir. Bu bize "bildiğimiz tat tatminini" sağlamanın ötesinde insülin salgısını da uyarır, doyma hissi yaratır, yani şekerin kanda uzun süre yüksek miktarlarda kalmasını önler. Buna karşılık mısırdan elde edilen şurupta früktoz glikozun dört mislidir. İnsülin salgısı früktozdan etkilenmez. Mısır şerbetinden yapılmış ürünlerde "doyum" oluşmaz, tüketim sürer.
Mısır şurubu sağlıksız bir tatlandırıcıdır
Früktoz fazlası hızla bir yağ türevi olan trigliseride çevrilir, karaciğer ve yağ dokusunda depolanır. Bu nedenle mısırdan elde edilen şeker tercih edilen bir şeker değildir, özellikle ABD'de doruğa ulaşan obezitenin önde gelen sorumlularından biri olarak tanımlanmaktadır. Lakin mesele endüstriyel kullanıma gelince mısır şurubunun tatlandırma özelliği çok daha yüksektir, fiyatı da düşük olduğundan yaygın bir kullanım alanı bulmaktadır. Bugün şekerli ürün olarak piyasada bulunan başta meşrubatlar olmak üzere hemen bütün tatlı ürünler mısır şurubundan yapılmaktadır. Yol kenarlarına park etmiş arabalarda, kilosu beş-altı liraya satılan merdiven altı üretim tatlıların bedeli bu nedenle "ucuzdur".
Kalite unsuru ön planda olan tatlı üreticileri baklava gibi ürünlerinin buzdolabına konmamasını önerir, çünkü şeker pancarı kaynaklı gerçek şerbetle yapılan tatlılar şekerlenir, lakin mısır şurubuna bir şey olmaz. Dahası mısır şurubunun elde edildiği mısırın GDO'lu mısır olması olasılığı yüksektir. İthal mısırın en fazla kullanıldığını sandığımız tavuk üreticileri bile, "besleyici olmadığı" nedeniyle iç piyasadan gerçek fiyatına yerli mısır aldıklarını söylemekteler. İthal edilen GDO mısırın başlıca kullanım alanı da bu gibi endüstri alanları olmaktadır. Türkiye her nedense mısır nişastası bazlı şeker üretimi kotasını daha 2001'de dünya ortalamasının yirmi katı olan yüzde 10'a ve hemen sonrasında yüzde 15'e çekmiştir.
Yapay tatlandırıcılara özellikle dikkat!
Ülkemizde ve dünyada giderek fazla pazar elde etmeye başlayan diğer ürünler ise yapay tatlandırıcılardır. Kimyasal yöntemlerle elde edilen ve "diyet" olarak adlandırılan bütün ürünlerde başta aspartam olmak üzere yapay tatlandırıcılar kullanılmaktadır. Diyabet hastalığı gibi özel durumlar (o da sadece yeterince) dışında bu tür kimyasal tatlandırıcıların çok miktarda kullanılması da sağlıklı değildir. "Çok miktar" kavramının bir karşılığı yoktur, ama bir bardak çayı tatlandırmaktan çok daha fazlası olduğunu tahmin edebilirsiniz. Zira diyet tatlılar hatalı bir şekilde, kalori almadan tatlı tüketmenin bir yolu olarak algılandığından, hele hele aşırı kolalı içecek tüketme alışkanlığı olanlar için ciddi miktarlarda kimyasal yüklenilmesine neden olmaktadır. Bu tür tatlandırıcıların ilk örneklerinden olan sakarin mesane kanserine neden olabileceği konusunda uyarıları da beraberinde getirmişti. Bugün özellikle meşrubatlarda yaygın kullanılan aspartam ise, vücuda alındığında sinir sistemi için uyarıcı etkileri olan aspartik asit, fenil alanin ve yine sinir sistemi, için toksik olan metil alkole (metanol) dönüşür. Ne var ki kimyasal tatlandırıcılar tat duyusunu uyarmak açısından çok güçlü, fiyat olarak da çok ucuzdur. Çaya attığınız yapay tatlandırıcının miktarını gözünüzün önüne getirin, bunun bir avucuyla tonla suyu tatlandırmanız bile mümkündür. Bu nedenle maliyeti azaltmak adına karıştırılarak kullanılmaktadır.
Sonuç olarak şeker pancarı bizim şansımızdır, bunun dışındaki şeker türevleri ve tatlandırıcıların sicilleri ise son derece kötüdür. Konuyu dile getirmemize olanak sağlayan SASTOP'u ve bu projenin hayata geçirilmesine öncülük eden Sakarya Lösder Başkanı Sayın Nihal Akar'ı özellikle kutluyoruz.
Yavuz Dizdar
Dünya Gazetesi – 29/09/2010

1 Kasım 2010 Pazartesi

SÜTLER VE YOĞURTLAR NEDEN BOZULMUYOR? III

Sütler ve yoğurtlar bozulmuyor, çünkü siz onları pastörize değil, "petrolize" ediyorsunuz sevgili süt endüstrim!
Geçen hafta başladığımız "süt ve yoğurt bozulmama" deneyi (Yöntem), dediğim gibi 10. günde sonlandırıldı. Sonuç buzdolabına konanlar şöyle dursun, mutfak tezgahına konan süt ve yoğurtlarda da herhangi bir ekşime gerçekleşmedi, buna karşılık kontrol grubu beklendiği gibi ekşidi. Bu duruma bir açıklama (Tartışma) getirmem gerekiyor (biraz teknik olacak, okurlarımız bağışlasın). Lütfen dikkatle okuyun ve herkesle paylaşın, çünkü benim cevabım 'e' şıkkında, yani bilinmeyenin sınırlarındasınız. Süt basit bir ürün değil, çok değerli biyolojik ve "canlı" bir sistemdir. Bunun en açık kanıtı da muhtaç yeni doğan için "verilmiş" olmasındadır. Sütün (ve meyve suyu gibi benzeri ürünlerin) fermantasyon (indirgenme, "verilenin" geri döndürülüşü!) işlemi bu unsurların yıkılmasıyla sağlanır. Bu yıkım işleminde yoğurt yapımı sırasında Str. thermophilus ve Lactobacillus delbrueckii subsp. Bulgaricus bakterileri kullanılır. Bunlar yıkımı enzimleri sayesinde bir yere kadar getirirler (tatlı yoğurt), işlem sürdüğü zaman (ya da dışarıdan bulaşan mayalarla) ekşime meydana gelir (ama bizim sorunumuz ekşimeme!). Ekşime günlük (pastörize) sütlerde olmakta, ancak UHT sütlerde olmamakta, normal (halis) yoğurtlarda olmakta, ancak homojenize yoğurtlarda olmamaktadır… Bu durumda meselenin cevabı homojenizasyon ve UHT'de (yani basınç ve sterilizasyon amaçlı 'ısıl' işlem!) yatmaktadır. Biyolojik sistemler (ve akışkanlar) normal koşullar altında (NKA) dışarıdan gelen ısıl faktörlere (sıcaklıkla enerji girişi) karşı korumalıdır. Bunun en basit karşılığı insandaki terlemedir. Süt ısıtıldığında da enerji girişi "kaynamayla" karşılanır, yani su molekülleri buharlaşarak biyolojik yapıyı korumaya çalışır. Homojenizasyon işlemi ise 5-20 bar (deniz seviyesi NKA'sının 5-20 katı) altında, UHT ise ortalama 135 derecede yapılır (NKA dışı!). Su bile 100 derecede kaynarken, su bazlı bir sistem olan süt nasıl 135 dereceye çıkabilir ki? Sütün 135 dereceye ısıtılması ancak basınç altında mümkündür. Homojenizasyon ve UHT biyolojik sistemi "kullanılamaz" hale getirirBu sıcaklık canlı her şeyi yok etmekle kalmaz, homojenizasyon basıncı ve UHT ile süte "NKA asla kabul etmeyeceği" bir enerji verilir. Bu durumda süt verilen enerjiyi "koru'n'mak" amacıyla bünyesine katar (absorbsiyon, soğurma; "entalpi" yani kullanılamayan enerji artar!). Bunu da ancak sahip olduğu proteinlerin (ve diğer unsurların) yapılarını "doğada var olmayan" şekillere değiştirerek sağlayabilir (önce denatürasyon, sonra misnatürasyon, yanlış katlanmalar, 'misfolding', çapraz bağlanmaklar vb.) (1). Süt 'biyolojik' bir sistemdir, gaz basıncı kanunları inert (ideal), yani etkileşemez gazlar için geçerlidir Prof. Dr. Sevgili Yaşar Kemal Erdem (enerji farkı için ise kalorimetri ister). Bu durumu "kağıdın dörde katlanması" ya da "buruşturulması" şeklinde gözünüzde canlandırın, hangisinin üstüne yazılamaz? Bu yapısal değişiklikler ise mass spektrometri ile de saptanamaz, zira kütle aynı kalabilir, üç boyutlu yapı değişikliğini görmek için X-ışınları difraksiyon kristalografisi gerekir. Benzer şekilde, basınç altında "buruşan ya da 'doğa dışı' birleşmelere giden moleküller" fermantasyonun alt basamaklarında kullanılamaz! Çünkü entalpi, olasılıkla "en alt kademelerden, en az iç enerjisi olup en kolay katlanabilenlerden, geri yüklenir". Yani bu durum fermantasyon sürecinin en alt kademesine yansır, bakteri, maya her ne ise, bunları kullanamaz. UHT süt ve homojenize yoğurt (ve olasılıkla UHT meyve suları) ekşimez, ekşiyemez! Ancak küflenebilir (başka bir "geri döndürme" biçimi!). Proteinlerdeki bu yapı değişikliği aslında 'apaçık delillerle' sunulmuştur! Isıl işlem sütün Whey protein içeriğini (elbette sıcaklıkla orantılı olarak!) yüzde 50 düşürmektedir (2). Yani "bizim sevgili yerli inekler" proteinden çalmamakta, basınç altında ısıl işlem onların ürettikleri proteinleri saptanamaz ve kullanılamaz biçimde değiştirmektedir Homojenize ve UHT süt ürünlerinin tüketilmesine "ŞERH" koyuyorum! Bu durumda ben İstanbul Üniversitesi'nden aldığım "ilime" dayanarak ve Merhum Nezih Demirkent'in verdiği 'yetki' ile homojenize ve UHT süt ürünlerinin (ayran da dahil) tüketilmesine "DÜNYA genelinde" "şerh" koyuyorum! Bu yazı lütfen süt endüstrisinden dostlarımız ve sevgili okurlarımız (tüketiciler) tarafından "konunun ehli" olduğu düşünülen (fizikçiler, biyologlar, doktorlar, ajanslar, yani süt ve yoğurtların eskisi gibi olmadığını bilen) bütün herkesle paylaşılıp tartışılsın. Sınama yöntemi basittir, homojenizasyon basıncı ve UHT sıcaklığının daha da artırılması meseleyi açıklar (zaten UHT sütle yoğurt tutmadığı ya da bir garip olduğu da herkesin ortak gözlemidir).1. Beslenmemiz açısından "bilinmeyenin sınırlarındayız". (a) Homojenizasyon ve UHT ile ortaya çıkan "doğa dışı" maddelerin sağlık riskleri bilinmemektedir. Bu durum, miyelomlar, lenfomalar gibi "alışılmadıkla uyarılan" bağışıklık dokusu kanserleri, neden arttığı bulunamayan kalın bağırsak ve meme kanserleri ve merkezi sinir sistemi belirtileri de veren atipik alerjik durumlar için bir açıklama olabilir. (b) Göründüğü kadarıyla entalpi (maddeye değil ama, süt gibi bir sisteme 'kalıcı' enerji yüklenmesi) mümkündür, sistemin iç enerji düzeyi en düşük bileşenlerine öncelikle yüklenir (c) Petrolün basınç ve sıcaklık altında oluştuğu (miktara oranla organik kaynağı bilinemese de) olasılıkla doğrudur, mikroorganizmalar tarafından yıkılamayıp çevre kirlenmesi yaratmasının nedeni açıktır. 2. Codeks Alimentarus ASLA değiştirilemez, çünkü beslenme sadece ve sadece "gelenek" üstüne oturur. Güğüm sütünün "mutlaka hastalıklı" olduğu düşüncesi bir endüstriyel şehir efsanesidir. Buna karşılık esas homojenize ve UHT süt ve yoğurtların doğal sindirilebilirlikleri ve besleyebilirlikleri tamamen tartışmalıdır (Prof. Dr. Ahmet Aydın kesinlikle haklıdır!). 3. Sevgili Tarım ve Köyişleri Bakanım bizim "yerli" ineklerden özür dilemelidir. Süt endüstrisi tesislerini ülke geneline dağıtarak "yerelleşmeli", zaten önem verdiği soğuk zinciri daha da geliştirmelidir. 4. Süte çektirilen bu ezanın "helal" boyutunu ise Diyanet İşleri Başkanlığı'na bırakıyorum.Kaynaklar: 1. Hereman K ve ark. Protein structure and dynamics at high pressure. Biochem Biophys Acta. 1386; 1998: 353-370. 2. Carbonaro M. ve ark. Disulfide reactivty and in vitro protein digestibilyty of different thermal-treated milk samples and whey proteins. J Agric Food Chem 1997; 45: 95-100. 2. Entalpi, fermantasyon, 'misfolding' vb. için Google ile erişilebilen genel kaynaklar.

SÜTLER VE YOĞURTLAR NEDEN BOZULMUYOR? II

Sütler ve yoğurtlar neden bozulmuyor, bozulmaya karşı efsunlular mı?
Geçen hafta kaleme aldığımız "Sütler ve yoğurtlar neden bozulmuyor, bunlar dayanıklı beyaz eşya mı?" başlıklı yazımız üzerine çok sayıda mesaj aldık. Bir sevgili okurumuz "Bu konu gerçekten çok önemli, lütfen doyurucu yanıt alıncaya kadar yazılarınıza devam edin" diyordu. Bir başka okurumuz "Dayanıklılık özelliği sadece hazır yoğurtlara özgü değil; biz ailece hazır süt ve yoğurtları beğenmediğimiz için bir süredir güvendiğimiz bir yerden aldığımız sütle kendi yoğurdumuzu yapıyoruz. Bu yoğurt da kolay kolay bozulmuyor, birkaç hafta dayanıyor. Nedenini biz de merak ettik ve hayvanlara verilen aşırı miktardaki antibiyotik olduğuna karar verdik, yani 'a' şıkkı" cevabını verdi. Hatta bir meslektaşımız "Yoğurtların bozulmama nedeni, içlerine katılan antibiyotiklerdir. Başka bir nedeni yok. Üretilen yoğurtlar 30 gün bozulmayacak şekilde doz ayarlanıyor ve her parti ürün bu açıdan kontrol ediliyor" mesajını gönderdi.
Elbette endüstride çalışan arkadaşlarımızdan da mesajlar geldi. Bunlardan birinde sevgili okurumuz şöyle diyordu: "Ben 13 yıldır büyük bir süt fabrikasında hem de Türkiye'nin ilk süt fabrikasında UHT operatörlüğü yapıyorum ve ben bozulmayan süt yazınıza inanın çok bozuldum. UHT sistemlerinde inanın ne süte nede paketleme sistemlerinde pakete hiç bir katkı malzemesi katılmıyor. Siz gazeteci olarak özellikle böyle iş dünyasının nabzını tutan bir gazetede araştırma zahmetine girmeden konuyu magazinsel bir dille eleştirmenize üzüldüm. Şu bozulmayan sütleri bana da gösterinde bende o sütleri işleyip paketleyeyim en azından her gün süt bozuldu mu stresinden kurtulurum." Okurumuza samimiyetinden ötürü ayrıca müteşekkiriz, ancak müsterih olsun, biz konuyu elbette araştırdık. Randall Whitaker ve LD Hilker'in Journal of Dairy Science'da 1937'de yayınlanmış makalelerinden girdik, Balkır Tamuçay-Özünlü ve Celalettin Koçak'ın Gıda 2009'daki yayınlarından çıktık. Dahası Ambalajlı Süt ve Süt Ürünleri Sanayicileri Derneği'de aradı ve bu hafta üç yoğurt uzmanı ile bir araya gelmek üzere sözleştik. Hassasiyetlerinden ötürü şükranlarımızı sunuyoruz. Şimdiden hatırlatalım, sorularımız "homojenizasyon, UHT ve kullanılan maya" üzerine yoğunlaşacaktır, hazırlanıp geleceklerinden eminiz.
Bozulmamayı iyi sterilizasyonla açıklayamayız
Geçen yazımda sözünü ettiğim "bozulmama" sorunu çok büyük önem taşıyor. Bozulmamanın "iyi sterilizasyonla" açıklanması ne yazık ki mümkün değil. çünkü steril koşullarda üretilmiş olan her ürün, ambalaj açıldıktan sonra bulaşma (kontaminasyon) nedeniyle bozulur. Bozulmada en önemli sorumlu mayalardır. Bugüne dek sanırım yazmadım, ama madem yeri geldi anlatayım. Benim evimde kendi çapında bir laboratuar ortamım zaten bulunmakta. Ekmek (Saccharomyces cerevisiae) mayalarıyla ilgili deneyler yapmak üzere kendim yaptığım bir hücre kültürü kabinim, bir de etüvüm (belli sıcaklığı koruyan bir ısıtma kabini) var, yani meselenin mikrobiyolojik boyutuna zaten aşinayım. Şöyle söyleyeyim, mayalar için kullanılan ve steril olarak ambalajlanmış Sabouraud besi ortamı içeren kaplar "hiç açılmasalar bile" buzdolabı ömürleri bir ayı geçmez, mutlaka bulaşma gerçekleşir ve besi yerleri bozulur. Bu nedenle yoğurt ve sütlerin ambalaj özelliklerinden ötürü bulaşmaya karşı "efsunlu" olmaları mümkün değil. Sterilizasyon çok iyi yapılırsa (süt üreticileri olasılıkla bunu başarıyorlar) süt içindeki bütün bozulma etkenleri ortadan kaldırılabilir. Ancak bu da durumu açıklamaz. Zira bakterilerin ya da mayaların bölünmesi "logaritmiktir", yani ilk bulaşmada on bakteri ekmenizle, milyon bakteri ekmeniz arasında (bakterilerin 20 dakikada bir bölündüğünü hesaba katarsanız) 3-4 günlük bir zaman sürecinde bozulma açısından fark yoktur. Dahası bizim temel sorunumuz süt ve yoğurtların "ekşimemesi", bozulmanın küflenme biçiminde ortaya çıkmasıdır. Oysa hepimiz biliyoruz ki, bütün pişirilen yemekler, her ne varsa önce "ekşir", sonra küflenir. Çünkü ekşime bozulmanın ilk basamağını oluşturur, besi ortamı (tenceredeki yemek) içerisindeki organik moleküller önce mayalar tarafından indirgenir, daha sonra indirgenecek bir şey kalmadığında (fermantasyonun sonu) küf mantarları devreye girer.
Tarım ve Köyişleri Bakanlığı çiğ süt üretimini ne kadar denetliyor?
Şimdi cevaplar içinde 'a' şıkkını (koruyucu konulması) irdeleyelim. Samimiyetle söyleyeyim, ben özellikle büyük üreticilerin süte ya da yoğurda "koruyucu" (stabilize edici) katkılar koyduğuna inanmıyorum (buluşmamızda yine de soracağım). Ancak bir sevgili okurumuzun anlattığı gibi, ineğin yemine antibiyotik katılıyor ve bu da süte geçiyorsa (ki olasıdır), antibiyotiğin sütten ayrıştırılması mümkün olmadığından, sütte de bulunacaktır. İşte burada sorumluluk elbette Tarım ve Köyişleri Bakanlığı'nındır, çiğ süt üretimi ciddiyetle denetlenmek zorundadır. Trajikomik olan nokta ise ineğin "yemle" beslenmesidir. İnek mera hayvanıdır, en iyi süt ve tereyağı da bu şekilde elde edilir. Büyük baş hayvanların "fabrikalarda" büyütülüp beslenmesi "külliyen kepazeliktir", hayvan hayvanlığından çıkar, enfeksiyonlara daha fazla açıktır, mecburen antibiyotik bile kullanılabilir. Bu durum hem hayvan hem de insan haklarına aykırıdır,
Böylelikle şıklardan ne kalıyor geriye, 'b' yani ambalajdan karışanlar (sorulacak), 'd' yani fermantasyonda kullanılan maya (sorulacak) ve 'e' yani bilinmeyen. Sevgili süt ve yoğurt endüstrim bozulmasın, benim kişisel analizim 'e' şıkkına doğru kayıyor, yani "bilinmeyenin sınırlarına" giriyoruz.

28 Ekim 2010 Perşembe

SÜTLER VE YOĞURTLAR NEDEN BOZULMUYOR?

Sütler ve yoğurtlar neden bozulmuyor, bunlar dayanıklı beyaz eşya mı?
Herkesin çok iyi bildiği, ancak hiç kimsenin açıklayamadığı bir durumla uzun süreden beri karşı karşıyayız: Marketlerden alınan sütler ve yoğurtlar açıldıktan sonra bir türlü bozulmuyor.  UHT teknolojisiyle "steril" edildiği söylenen, ambalajlı kutu sütler, kapağını açsanız bile bir ay kadar bozulmadan kalabiliyor. Aynı şey sanayi tipi üretilen yoğurtlar için de geçerli, kapağını açın, üzerinden kaşıklaya kaşıklaya yiyin (ağzınıza sokup çıkarttığınızda, her seferinde milyonlarca bakteri ekmektesiniz), bu yoğurtlara hiçbir şey olmuyor. Oysa "günlük" etiketiyle satılan sütlerde durum böyle değil, üç gün içerisinde tüketmek durumundasınız, yoksa kesiliyor. Lakin ne hikmetse, UHT teknolojisiyle üretilmiş sütlere ve yoğurtlara bir şey olmuyor, sanırsınız dayanıklı beyaz eşya!
Süt ve yoğurt konusundaki bu durumun aşağı yukarı herkes farkında. Ancak benim gibi evinde yemek pişmeyen, açlık gecelerinde "bakalım buzdolabında yenecek bir şey kalmış mı?" diye bakanlar daha çok bilincinde. Çöp tenekesi niyetine kullanıp, "nasıl olsa bozulmuştur" diye içine yarım yoğurt kutularını tıkıştırdığım lavabo, yoğurt bozul(amama)sının incelenmesi için de iyi bir kaynak oluşturuyor. Bu gözlemlere dayanarak söyleyebiliyorum ki piyasa işi yoğurtların bozulma biçimi hayli farklı. Bunlar ekşimiyor, açıp üstünden yeseniz bile yaklaşık bir ayda "küflenerek" bozuluyor, bilinen küflerden değişik, siyah ve bazen kırmızı renkli küfe."sümüksü" bir çözelti eşlik ediyor. Bu tabakayı kaşıkla sıyırıp atın (yaptım), altından çıkan yoğurt yine ilk günkü tadında!
UHT teknolojisi nasıl bir mucizedir ki süt bir daha asla bozulmaz?
O zaman ister istemez yöntemi geliştirmek durumunda kalıyorsunuz, deney aşamasına geçiyorsunuz. Anneannemiz yoğurdu piyasadan aldığı sütten "probiyotik" yoğurdu kaynak (starter, başlatıcı) kullanarak kendi mayalıyor. Geçen haftalarda rica ettim, bir kısmını (benim ve sizin için!) bekletti. Sonuç yine aynı, yoğurt üstten siyah ve kırmızı küflendi, bu tabakayı attım, altından çıkan yine normal yoğurt.
Sütlerin dayanıklılığının artırılmasında kullanılan başlıca iki yöntem var: Pastörizasyon ve UHT ("ultra high temperature", çok yüksek sıcaklık anlamında). Günlük olarak satılan sütler Pastörizasyon işleminden geçiyor, kutu sütler ise UHT ile işleniyor. Ancak ne yaparsanız yapın (ne kadar steril ederseniz edin), süt kutusu açıldıktan sonra dışarıdan kontaminasyon olur (bulaşma) ve bozulması gerekir. Dolayısıyla "bozulmama" raftaki satılmayı bekleyen süt ve yoğurtun değil, açılmış olanların sorunudur. Ben yukarıdaki gözlem ve deneylerin ışığında "bozulmama sorununun" cevabı olarak ancak şu şıkları üretebiliyorum.
a) Süte antibiyotik gibi bir koruyucu katılıyor, üreme engelleniyor.
b) Ambalajda ( plastik kutu) bir şey var, içine karışıp bozulmayı engelliyor.
c) Yeni model buzdolapları çok iyi soğutuyor (ama günlük sütlerin bozulduğu dikkate alındığında, bu şık ekarte oluyor).
d) Yoğurtların fermantasyonunda kullanılan Streptococcus thermophilus ve Lactobacillus delbrueckii subsp. bulgaricus' un genetiğiyle oynanmış, bozulmayı önleyici başka maddeler de üretiyorlar.
e) Diğer (bilinmeyen, varsa)
Süt endüstrisi, ambalaj sanayi, Tarım, Sağlık Bakanlıkları'na son derece açık sorular!
Dün DÜNYA Gazetesi'nin 30. kuruluş yıldönümüydü. Kurucumuz Nezih Demirkent Ağabeyim nur içinde yatsın ve müsterih olsun, çünkü biz "bu ülke nasıl daha sağlıklı olur" arayışımızı canla başla ve çizgimizi değiştirmeden sürdürüyoruz. Sağlığın üç temel bileşeni var; birincisi sağlıklı beslenme (saf ve eksiksiz) ile korunması, ikincisi sanitasyon (temiz su kaynakları vb.) gibi yaklaşımlarla bozulmasının önlenmesi, üçüncüsü ise bu önlemlerin alınmasına karşın ortaya çıkan hastalıkların iyileştirilmesi (tedavi). Doğru beslenen ve iyi ortamda yaşayan bireyin hastalanması olasılığı elbette daha düşüktür. O halde benim Tetrapak ambalajlı kutu sütlerin ve piyasa işi yoğurtların neden bozulmadığını anlamam büyük önem taşıyor.
UHT sütler ve yoğurtlar neden bozulmuyor, doğru şık hangisi? Süt (yoğurt), ambalaj endüstrisinden ve elbette düzenleyici otoriteler olan Tarım ve Köyişleri Bakanı ve Sevgili Sağlık Bakanı'mdan "tatminkar" (detaylı ve bilimsel) açıklamalar bekliyoruz. Homojenizasyon ve UHT nedir? Ülker İçim Gıda Grup Başkanı Mehmet Tütüncü'nun Mutlu Tönbekeci'ye (Vatan, 11 Ocak 2010) gönderdiği cevap bize yetmez, çünkü durumu açıklamıyor. "Çok iyi steril ediyoruz" ya da "bütün dünyada böyle" gibi yanıtlar da geçerli olmayacaktır!
YAVUZ DİZDAR

27 Ekim 2010 Çarşamba

MARKETLERDE SATILAN GIDALARA DİKKAT!!!

Tavukta da bakteri çıktı
Sektörde önemli paya sahip şirketlerin ürettiği tavuklarda ‘salmonella’ ve ‘listeria’ bakterilerinin olduğu iddiası, tüketicileri korkuttu.
Sanayiciler dünyada üretilen tüm tavuklarda salmonella bakterisinin bulunduğunu iddia ediyor. Habertürk  gazetesindede yer alan haberde, market raflarından alınan Banvit, Er Piliç, Bey Piliç ve CP Piliç’in ürünlerinde salmonella ve listeria bakterilerine rastlandığı dile getirildi.
Uzmanlar marketlerde satılan tavuk ve yumurtaların tüketilmemesi tavsiyesinde bulundu.Endüstriyel gıda üretiminin daha önce Kuş gribi, Deli dana gibi hastalıklara yol açtığı bilinmektedir. Yakın zamanda et ve et ürünlerinde de ( hamburger, sosis, salam vs )  aynı virüslere rastlanmıştı.

Unutulmaması gereken bir diğer konu bahsi geçen hayvanlar ( tavuk, büyük ve küçük baş hayvanlar ve balık ) GDO'lu yemlerle beslenmektedir. Elde edilen ürünlerinde nasıl ürünler olduğunu tahmin edebilirsiniz.
VİDEO GIDA AŞ TAVUK ÜRETİMİ
http://www.facebook.com/?ref=home#!/video/video.php?v=137752256273384

26 Ekim 2010 Salı

YEDİĞİNİZ ETLERE DİKKAT!!!

Salmonella ve Listeria bakterisi çok zararlı
Bir büyük hamburger zinciri ile bir büyük et işleme tesisi sağlığa zararlı gıda maddesi üreten ve satan firmalar listesine girmeseydi, Türk halkı salmonella ve listeria bakterisi içeren et ve et ürünlerini yediğini öğrenemeyecekti. Tarım Bakanlığı denetçileri 21.172 firmayı denetlemiş. 1.171’inin sağlığa zararlı ürün ürettiği belirlenmiş. Kullandığı ve ürettiği etlerde bakteri bulunduğu için isimleri her gün gündeme gelenler, bu 1.171 firmanın sadece 2’sidir. Kalanlar sağlığa zararlı ne üretiyor, ne satıyor? Sağlığa zararlı gıda maddesi ürettikleri, sattıkları belirlendi de ne oldu? Biz bu sağlığa zararlı gıda maddelerini yemeye devam ediyor muyuz? Bilemiyoruz.
Sağlığa zararlı olduğu söylenen salmonella ve listeria bakterileri nasıl bakterilerdir? Sordum, soruşturdum, bu bakterilerin ne olduğunu öğrenmeye çalıştım.
Salmonella insan ve hayvanların sindirim sistemi florasında bulunabilen bir bakteri. Pişmemiş olan çiğ etlerde, tavuklarda ve yumurtada bulunma olasılığı mevcut. Pişirilmeden yenen bazı gıdaların, mesela meyve ve sebzelerin çiğ et ile teması sonrasında çapraz bulaştırma sebebiyle de insanlara bulaşma olasılığı var. Gıdalarda yüksek oranda bulunduğunda hastalık yapabilir, zehirlenmeye yol açabilir. 8-72 saat içerisinde karın ağrısı,
ishal ve ateş belirtileriyle kendisini gösterir. İlave olarak mide bulantısı, kusma ve baş ağrısı ortaya çıkabilir, 4-7 gün sürebilir. 
72 derecede ölüyor

Bu bakteri pişirme ile ölmektedir. Kanatlı et ve yumurta ürünleri iyi pişirilerek yenildiğinde hastalıkla ilgili herhangi bir risk kalmaz. Pişirme sıcaklığı en az 72 derece olmalıdır, bu da normal pişirme ısısıdır. Bu ısıda etin pembeliği yok olur.
Listeria bakterisi ise toprakta, suda, kanalizasyonda, hayvan gübresinde bulunan bir bakteri türü. Hayvan gübresinin bulaşması ile çiğ ete geçer. Veya sinekler bakteriyi çiğ etin üzerine bırakır.
Listeria
bağışıklık sistemi zayıf olanlarda, yaşlılarda, hamilelerde, çocuklarda ateşli hastalığa yol açar. Beyni etkiler.
Genelde kesim yapılan et sağlıklı olsa da, kesimhane ve et işleme tesisi sağlık şartlarına uysa da,
ulaşım zincirindeki hata nedeniyle etlerde salmonella ve listeria bakterileri üreyebilir ve sağlığa zararlı ölçüye ulaşabilir. Günümüzde  etlerin dondurularak saklanması salmonella ve listeria tehlikesini artırmaktadır.
1) Etin şoklanarak, hızlı ve derin biçimde dondurulması gerekir. Buzdolabında dondurularak etin uzun süre sağlıklı olarak muhafazası imkânsızdır.
2) İyi dondurulan etin, kullanıma kadar aynı soğuklukta muhafazası gerekir. Derece yükseltilir veya et  çözüldükten sonra tekrar dondurulursa bakteri üremeye başlar.

Sorun donmuş etlerde
Anlaşıldığı kadarıyla hamburger zinciri ile et işleme tesisinde ortaya çıkan sorunların ardında, dondurulmuş etin tüketiciye sunuluncaya kadar iyi korunamaması, ısının değişmesi nedeniyle bakteri üretmesi vardır.
“Ha bu da bize ders olsun!” derler ya... İşte o biçim.
- Tüketici olarak satın aldığımız çiğ etin daha önce dondurulup dondurulmadığını, bakteri içerip içermediğini bilemiyoruz. O nedenle evde en az 72 derecede pişirmeye dikkat edelim.
- Buzdolaplarında et saklarken çiğ meyve ve sebzelerle temas etmemesine özen gösterelim. Buzdolabının buzluğu -18 derece dondurmuyor ise, buzlukta et saklamayalım.
- 
Türkiye’de hamburger zincirlerinden sonra şimdi de köfte ve döner zincirleri gelişiyor. Bunların etleri bir merkezden dondurulmuş olarak değişik şehirlerdeki işyerlerine dağıtılıyor. Bu tür ürünlerde de bakteri olabilir. Dikkatli olalım.
- Pişmemiş et ürünlerinden, salam
, sosis, sucuk gibi ürünlerde bakteri tehlikesi daha büyük. Markalı olmayanları, üreticisi bilinmeyenleri tüketeceklerin bunları da 72 derece ateşe tutmalarında yarar vardır.

GÜNGÖR URAS    22/10/2010

25 Ekim 2010 Pazartesi

AFRİKA'NIN YEŞİL DEVRİMİ

Afrikanın Yeşil Devrimi
Mariam Mayet
"Afrika'da bir Yeşil Devrimi Yaratma" yönünde kurumsal oyuncular ve belirli hayırsever kuruluşlar tarafından yürütülen çabalar sözde serbest ticaret prensipleri adı altında ihracat yönelik, olup çok sayıda kimyasal içeren ve büyük çaplı tek tür tarıma dayalı bir ziraat modelini sağlamlaştırma amacı taşımaktadır. Bu amaç için biyo-teknoloji şirketlerinin yapmış olduğu katılım ise yeni endişe nedenleri yaratmaktadır.
1990'lardan beri simsarlığı yapılan "Afrika'daki Yeni Yeşil Devrimi"  Rockefeller ve Bill ve Melinda Gates Foundations iki buçuk yıl önce Afrika Yeşil Devrim İttifakını (AGRA) hayata geçirdiklerinde yenilenmiş bir ivme kazandı. AGRA'nın kendisi projelerinde genetik olarak değiştirilmiş (GM) tahıllar kullanmamasına rağmen, GM şirketleri ve GM teknolojilerinin çoğu yerde mevcut olması Yeşil Devriminin kötü bir rüya olarak ortaya çıkmasına neden olmaktadır.
Afrika tarımının endüstriyelleştirmek ve tarım ticareti devlerine yeni piyasalar yaratmak amacıyla milyonlarca dolar dikkatlice seçilmiş oyuncuların kasalarına aktarıldı. Bu AGRA oyuncuları Dışişleri İçin Vatandaşlar Ağı (CNFA) ve Uluslararası Gübre Geliştirme Merkezini (IFDC) gibi ABD gruplarını içermektedir. Bu gruplardan her ikisi de Syngenta Crop Protection, Dow AgroSciences, Bayer CropScience, Du Pont Crop Protection ve Monsanto'nun Afrika ülkelerinde mevcut AGRA projeleri nezdindeki menfaatlerini bir araya getirmek konusunda hayli başarılı olmuşlardır.
Tüm bunlarla beraber, "Yeşil Devrimi" kasalarına akıtılan büyük paraları  Gates Foundation'ın Afrika'daki biyo-güvenlik projelerine akıttığı büyük paralarla ilişkilendirmek de son derece önem taşımaktadır. Gates Foundation'ın biyo-güvenlik yolunda yapmış olduğu yardımların lehtarları ya biyo-teknoloji endüstrisiyle doğrudan bağlantılıdırlar ya da bu endüstri kendilerine fon sağlamaktadır. Bu projeler stratejik olarak ticari üretimi yapılan GM tahıllarının teşvik edilmesinden kaçınmakta fakat bunun yerine GM'nin besi olarak zenginleştirilmiş, kuraklığa karşı dayanıklı fakat boş vaatler sunan "biyo-kuvvetli" ve "iklim dostu" dostu tahılları üzerinde yoğunlaşmaktadır. Tüm bunların amacı bir yandan isteksiz Afrikalıların akıllarına girerek güvenlerini kazanmak diğer yandan ise gen devlerinin Afrika'da daha sağlam ve daha saygın bir konuma kavuşmasının önünü açmaktır.
Gates Foundation'dan Afrika'ya akmakta olan hayırsever paralar Afrika tarımında birbirine bağlı iki devrim yaratmak için kullanılmaktadır: bir tanesi klasik Asya ve Latin Amerika Devrimine dayalı olup diğeri GM teknolojisine dayalıdır. Netice itibariyle her iki senaryodan menfaat elde edenler aynı olup yine aynı amacı taşımaktadırlar: tarım ihracatı ve serbest ticarete dayalı dominant bir tarım modeli kurmak ve kimyasal ağırlıklı, büyük çaplı tek tür tarım ile beraber ve GM organizmalarını kullanmak(GMO'lar).
Afrika'daki Yeşil Devrimin Ortaya Çıkarmış Olduğu Zorunluluklar
Afrika Yeşil Devrimi, yüksek getirili çeşitler (HYV'ler), genetik mühendislik uygulanmış tohumlar ve büyük çaplı kimyasal kullanımından oluşan bir "karışımın" yeniden canlandıracağı kırsal fakirliği belirtmektedir. Afrika Yeşil Devrimi netice itibariyle tarımı dinamik bir sektöre dönüştürmek yönündeki arzuya dayanmakta olup, bu sektör de ihracata yönelik üretilen tahıllarla beraber hem çiftçilerin hem de küçük üreticilerin küresel ekonomiyle bütünleşmeleri üzerinde yoğunlaşmaktadır.
Bu ideoloji Afrika Birliğinin onayını almış olup söz konusu ideolojinin propagandası Yeni Afrika Kalkınma Ortaklığı (NEPAD) tarafından Kapsamlı Afrika Tarım Kalkınma Programı (CAADP) ve Afrika Tarım Verimliliği Çatısı (FAAP) üzerinden yapılmaktadır. Afrika'daki devlet başkanlarından birçoğu da kıtada süregelen fakirlik ve açlığın üstesinden gelinmesi yönünde tarım verimliliğinin arttırılması için bir ön koşul olarak görülen Yeşil Devrimini desteklemektedir.
AGRA milyonlarıyla birlikte Yeşil Devrim ideolojisini desteklemekte olup Yeşil Devrim türü teknolojilerin kullanılması suretiyle çiftlik verimliliğinin önemli ölçüde arttırılması ve neticesinde fakirlik ve açlıktan kurtarılmaları için milyonlarca küçük ölçekli çiftçiye yardım edilmesi konusunda oldukça ısrarcıdır.
AGRA'nın başkanı  eski Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Kofi Annan'dır. AGRA yönetim kurulu üyeleri ise ağırlıklı olarak Rockefeller Foundation, Gates Foundation, Uluslararası Gıda Politikası Araştırma Enstitüsü (IFPRI), Uluslararası Tarım Araştırmaları Müşavirlik Grubuna yakın kişiler (CGIAR) ve Güney Afrika'daki kurumsal sektörden oluşmaktadır. Afrika Tarım Araştırmaları Formu (FARA) Yönetici Sekreteri Monty Jones ise AGRA yönetim kurulu üyelerinden bir tanesidir. Dr. Jones, Afrika'daki Yeşil Devrim hareketi için temel bir tahıl olan NERICA'nın, yani "Yeni Afrika Pirincinin" araştırılması ve geliştirilmesi konusunda üstlendiği anahtar rol sayesinde 2004 Dünya Gıda Ödülün kazanan ilk Afrikalı olmuştur. Dr. Jones araştırmalarını Batı Afrika Pirinç Geliştirme Kurumu (WARDA) (şu anki Afrika Pirinç Merkezi) nezdinde bulunan Yüksek Arazi Pirinç Üretim Programı'nda görevliyken gerçekleştirmiştir. 2007 yılında Jones Time dergisinin en etkili kişilerinden biri olarak oylanmıştır. Etkili diğer bir yönetim kurulu üyesi ise siyahî bir risk sermayesi iktisadi güçlendirme şirketi olan Circle Ventures'ın şu anda Yönetici Kurul Başkanı konumundaki Mamphela Ramphele olup kendisi 2000-2006 yılları arasında Dünya Bankasının yönetici müdürlüğünü yapmıştır. AGRA'nın nitelikteki personelinden bir diğeri ise AGRA Afrika Tohum Sistemleri Programının (PASS) Yöneticisi konumundaki Joseph De Vries'dır. De Vries, Rockefeller Foundation'ın kıdemli bir üyesidir.
AGRA'nın sahip olduğu kayda değer mali ve siyasi nüfuz gerek yüksek vergi ve tarifeler konusunda çözüm üretilmesi için küresel politikaların reform edilmesi gerekse AGRA hedeflerinin desteklenmesi konusunda uluslararası topluluğa baskı yapılması yönünde bu kuruma uluslararası düzeyde taraftar ve lobi desteği sağlamaktadır. Bu, fakir çiftçilere yeni Yeşil Devrim ve gen teknolojilerinden yararlanabilmeleri için "akıllı sübvansiyonlar" ile beraber tarım kimyasalları ve inorganik gübreler gibi harici girdiler sağlanmasını içermektedir. Uluslararası Tarımsal Kalkınma Fonu (IFAD) ise söz konusu "akıllı sübvansiyonların" çiftçilere gübre erişim olanakları sağlama yönünde oynayabileceği rolü hâlihazırda kuvvetlice desteklemektedir. Aynı zamanda AGRA, Yeşil Devrim piyasasını açlıktan ölen Afrikalılara verilen gıda desteği ile ilişkilendirmek için Roma'da bulunan üç Birleşmiş Milletler Enstitüsüyle stratejik işbirliği içine girmiştir, yani Gıda ve Tarım Kurumu (FAO), IFAD ve Dünya Gıda Programı (WFP). 

Gen Devlerinin, Genetik Yapısı Değiştirilmiş  Organizmaların (GMO) Afrika'ya Girişlerinin Kolaylaştırılması
2008 yılında AGRA'nın web sitesi "Sıkça Sorulan Sorulara" bir cevap vererek şunları belirtti: "genetik olarak mühendislik uygulamış tahıllar İttifak stratejisinin bir parçası değildir... İttifak aynı zamanda biyo-teknolojinin açlık ve fakirliğin azaltılması yönünde sahip olduğu potansiyeli göz önünde bulundurmakta sakınca görmemektedir. Fakat şu an için Afrika bitki yetiştiricileri nezdindeki kapasite kısıtlı olup mevcut en iyi çözüm konvansiyonel biçimde geliştirilmiş tahıl çeşitleri için kullanılmasıdır". Diğer yandan yapmış olduğu "Bitki Yetiştirme ve Genetik Mühendislik Hakkındaki Beyan" ise şunları belirtmektedir: "AGRA şu an için genetik mühendislik kullanılması marifetiyle yeni çeşitlerin geliştirilmesine fon desteği vermemektedir".
Afrika'da genetik yapısı değiştirilmiş  pamuğun harmanlanması. "Yeni Afrika Yeşil Devrimi" konusunda yapılan ısrarlar hakkındaki endişeler GM şirketleri ve GM teknolojilerinin her yerde bulunmasından kaynaklanmaktadır.
 
AGRA'nın şu anki belirgin kararsızlığı incelenmesi bu kuruluş tarafından GM teknolojisi kullanılmaması yönünde alınan stratejik bir kararı ortaya çıkarmaktadır. Bunun muhtemel nedeni ise GM tahıllarının ekilmesi ve yetiştirilmesi için gerekli tam fonksiyonel biyo-güvenlik sistemlerinin Afrika'da çok az sayıda ülkede mevcut olmasıdır. Dahası, Mali ve Kenya gibi birkaç ülke kendi sivil toplum gruplarının yoğun muhalefeti neticesinde tartışmalı biyo-güvenlik yasasının yürürlüğe konulmasını ertelemişlerdir. Benzer şekilde birçok Afrika ülkesinde genetik mühendislik uygulanmış tohumlarının yayılması için gerekli olan telif hakkı rejimlerini korumaya yönelik uygun yasal altyapı mevcut değildir.
Yine de 16 Ocak 2009 tarihinde AGRA Afrika'nın küçük ölçekli çiftçilerinin tarımını sürdürülebilir bir şekilde arttırmak amacıyla en iyi teknoloji, bilim ve politikaların tedarik edilmesi yönünde Kolombiya Üniversitesi nezdindeki Jeffrey Sachs Dünya Enstitüsüyle beş yıllık bir anlaşma imzaladı. Sachs gelişmekte olan ülkelerde GM tahıllarının kullanımının güçlü bir destekçisi olup teknolojinin daha tohum aşamasında sunulmasından dolayı da bunların gelişmekte olan ülkelerdeki çiftçilere iyi bir geçim kaynağı vaadi verebileceğine inanmaktadır.
AGRA'nın esas odak noktası tahıl yetiştirmek olup buna göre darı, manyok, süpürgedarısı ve mısır gibi çekirdek tahıllardan 100 yeni çeşit yeni tahıl üretmek yönünde 5 yıllık iddialı bir hedef ortaya konulmuştur; fakat tüm bunlarla birlikte asıl önem arz eden ve üzerinde araştırılması gereken konu AGRA'nın Tarım Bayii Geliştirme Programıdır. Özetlemek gerekirse bu program küçük çaplı çiftlik sahiplerine verilecek tohum, gübre, kimyasal ve bilgileri esas olarak ele alacak olan küçük tarım bayilerinin kurulması yönünde eğitim, sermaye ve kredi sağlamaktadır. Tüm bunlar da çiftlik verimliliği ve çiftçi gelirlerini arttırma mazeretinin arkasında gerçekleştirilmektedir. AGRA halk tabanlı özel bir tedarik sistemi oluşturmak için yoğun olarak çalıştığını iddia etmektedir zira bunun neticesinde herhangi bir çiftçi "salt beldesinde bulunan bir büfe veya dükkâna girmek suretiyle onaylanmış yüksek kaliteli tohumlara erişim sağlayabilecektir". Esas amaç ise kendileri için tahıl üretilmesi yönünde küçük çiftçilerle temasa geçebilecek tarım işlemecileri ve ihracatçıları içeren yeni bir kırsal özel sektörün önünü açacak şekilde "girdi maddelerinden piyasaya uzanan" tam kapsamlı bir tedarik zinciri oluşturmaktır.

AGRA, "Geliştirilmiş" tohumların, böcek ilaçlarının ve gübrelerin Afrika'daki fakir çiftçilere satılması amacını taşıyan tarım bayileri şemasının hayata geçirilmesinin ilk adımı olarak, gerekli altyapıyı oluşturmak için US NGO ve CNFA'ya 15$ Milyon tutarında ödemede bulunmuştur. CNFA, ABD kurumsal menfaatlerinin dünya çapında başarıyla teşvik etmesiyle tanınan John Costello tarafından yönetilmektedir. Bir örnek vermek gerekirse, Costello 2000 yılında Washington'un Küba'ya karşı uzun zamandır devam eden ambargolarının kaldırılması için Küba'ya gönderilen ve Archer Daniel Midland, Dow AgroSciences ve Monsanto görevlilerinden oluşan 15 üyelik bir komisyonunun başkanlığını yapmıştır.
Costello Kasım 2008 tarihinde tarım bayileri programı üzerinde yorum yaparken şunları  söyledi: "CNFA/AGRA ortaklığı, girdi ve teknolojileri binlerce kırsal çiftçiye dağıtabilecek ticari ve kurumsal tabanlı bir ağ kurmak suretiyle, kırsal gelirleri temel girdiler, teknoloji ve piyasalarla sağlanan geliştirilmiş bağlantılar yoluyla zaman içerisinde genişletecek kırsal bir ekonomik altyapıyı oluşturmaya başlayacaktır. Sözlerini doğrulamak üzere Ekim 2008 tarihinde Costello'nun CNFA'sı Croplife Foundation ile güçlerini bir araya getirdi ve Kenya ve Malawi'de bulunan 1.500 tarım bayisinden oluşan ve AGRA tarafından fon sağlanan bir tarım bayileri ağını kullanarak tarım kimyasallarının potansiyelini sergileyeceklerini belirtti. CNFA proje için Syngenta Crop Protection, Dow AgroSciences, Bayer CropScience, Du Pont Crop Protection ve Monsanto'dan mali ve teknik destek aldı.
AGRA'nın tarım bayi şemasında yer alan diğer bir stratejik oyuncu ise AGRA'nın çelik kasasından 6$ milyon alan IFDC'dir. IFDC de CNFA'nın liderlerliği altında Croplife International ile aynı takıma katıldı. Kendileri bir araya gelerek Mozambik'te bulunan küçük çiftçilere "alt düzey geçim seviyesinden ticari, kaliteli piyasalara ve mısır üretim piyasalarına geçmek için gübre ve diğer girdilerin nasıl kullanılacağını" göstermektedirler.
AGRA'nın tüm bu tarım bayi şemasının, GM üretenler de dahil olmak üzere, kimyasal tarım maddesi üreten büyük çaplı şirketlerin Afrika tarım sistemlerinde sağlam bir yere sahip olması için oluşturulmuş bir mekanizmadan başka bir şey olmadığı aşikardır.

Afrika'daki Gates Foundation ve Genetik Yapısı  Değiştirilmiş Organizmalar (GMO)
Gates Foundation, GM endüstrisinden birçok kişiyi istihdam etmektedir. Bir örnek vermek gerekirse AGRA'yı denetleyen Küresel Kalkınma Programının Üst Düzey Yöneticisi daha önce Monsato'da görev yapan Dr. Robert Horsch'tur. Horsch Monsato'da 25 yıl boyunca görev yapmış olup yine Monsato'ya ait YieldGard, BollGard ve RoundUp Ready GM teknolojilerini geliştiren bilimsel takımın üyesiydi. Gates Foundation'daki esas görevi Aşağı Sahra Afrika'sının dahil olduğu bölgelerde tahıl verimlerini iyileştirmeye yönelik ve genetik mühendislik içeren biyo-teknolojiyi uygulamaktır.
Gates Foundation Afrika kültür bitkilerinin geliştirilmesini içeren GM araştırma ve geliştirmeleriyle yoğun olarak uğraşmaktadır. 16.9$ milyon ödemiş olduğu Afrika Biyolojik Olarak Güçlendirilmiş Süpürgedarısı (ABS) Projesi ise en meşhur ve stratejik projesini teşkil etmektedir. ABS Kenyalı bir bilim adamı olan Florence Wamgubu tarafından yönetilmekte olup kendisi Monsanto tarafından fon sağlanan fakat başarısız olan tatlı GM patatesi projesiyle tanınmıştır. Wamgubu arttırılmış düzeylerde amino asit lizini içeren ve biyo-güçlendirilmiş yeni bir GM süpürgedarısı çeşidi üretmek amacıyla DuPont Crop Genetics Research, Pioneer HiBred International ve Güney Afrika Bilimsel ve Endüstriyel Araştırma Konseyi (CSIR) ile bir ekip kurmuştur. GMO yetkilileri biyo-çeşitlilik açısından oluşabilecek riskler nedeniyle deneyleri daha önce aldıkları bir kararla yasaklamış olmalarına rağmen, bu konsorsiyuma Güney Afrika'da bulunan üç seviyeli bir koruma tesisinde ürün deneylerine devam etme izni verilmiştir.
Diğer yandan Gates Foundation'nın, Doğu ve Güney Afrika Ortak Pazarının (COMESA) biyolojik olarak güçlendirilmiş gıda tahıllarının kabulü konusunda izlediği politika bağlamında bu bölgelerde mevcut yerel biyo-teknoloji politikalarının uyumlaştırılması için bir Harvard öğretim üyesi ve GM destekçisi olan Robert Paarlberg'ı işe almış olduğu bildirilmiştir. Fakat bu makalenin hazırlanması esnasında söz konusu belge inceleme ve yorum yapmak için mevcut değildi.
Foundation aynı  zamanda Monsanto tarafından desteklenen Danforth Center'a bu kurumun teknik biyo-güvenlik kapasitesi sağlayacağı bahanesiyle para aktarmakta olup esas amacı GM tahılları için makam onayı alınmasıdır.
GM lobisinin gerçekleştirilmiş  olduğu diğer başarılı bir iş ise Buffett ve Gates Foundations tarafından "Afrika İçin Su Etkin Mısır" (WEMA) isimli projeye yapılan 47$ milyonluk bağıştır. WEMA endüstriyel biçimde finanse edilen Afrika Tarım Teknolojisi Vakfı (AATF) tarafından koordine edilmektedir. AATF GM ve GM olmayan kuraklığa dayanıklı mısır geliştirmek istiyor olup Monsanto'nun WEMA'ya teknolojiyi ücretsiz olarak vereceği yönünde birçok yorum yapılmaktadır.

Bu paranın büyük ölçüde Monsanto'nun kuraklığa dayanıklı GM mısırını içerecek şekilde Afrika tarlaları boyunca denemeler için harcanacağı şüphesizdir. 2007 yılında Monsanto'nun kendi kuraklığa dayanıklı GM mısırını Güney Afrika'da hâlihazırda test etmeye başladığı ise dikkate değerdir.
Kuraklığa dayanıklı  ve biyolojik olarak güçlendirilmiş GM tahılları, bu tahılların kabul edilmesinin teşvik edilmesi, mevcut piyasaların genişletilmesi ve yeni piyasaların oluşturulması yönünde biyo-teknolojik mekanizmanın kendi kampanyasında kullandığı kuvvetli bir PR aracını teşkil etmektedir. WEMA ve Monsanto'nun "serbest GMO'larını" içerecek şekilde GM arazi denemelerinin Afrika'da yaygınlaşması Monsanto için kayda değer ölçüde kredibilite sağlama amacını taşımaktadır. Monsanto muhtemelen fakir Afrikalı çiftçilerin ihtiyaçlarına uyarlanmış GM tahıllarını desteklediğini iddia edecektir. Monsanto hâlihazırda kuraklığa dayanıklı teknolojinin sulanmış araziler üzerinde mahsul sigortası, mahsul zenginliği ve masraftan tasarruf sağlayacağını iddia etmektedir. 

Başka Kimler Menfaat Elde Ediyor?
Afrika'daki Yeşil Devrim hareketinin ana kurumsal lehtarlarından bir tanesi de şüphesiz gübre endüstrisi olacaktır. Afrika Birliği hâlihazırda kıtada gübre üretimi için gerekli hammaddelerin elde edilebilirliğinin en iyi hale getirilmesi yoluyla bölge içi gübre üretimi ve ticaretini destekleyemeye başlamıştır. Tüm bunlara ek olarak Birlik, inorganik ve organik gübrelerin etkin bir şekilde kullanılmasının kolaylaştırılması yönünde çiftçilerin kaliteli tohumlara, sulama imkânlarına, tesislere, tarımsal yayın hizmetlerine, piyasa bilgilerine ve toprak besi maddelerine daha rahat erişebilmelerinin sağlanması için özel nitelikli eylemlerde bulunmayı da taahhüt etmiştir. Bir Oslo Bildirgesi ve Eylem Muhtırası da kabul edilmiş olup bunlar Afrika Yeşil Devrimi için Küresel bir Fon kurulmasını önermektedirler. Bunlar Yeşil Devrim çabalarını sağlama almak için akıllı kamu-özel ortaklıklarının oluşturulmasını, modern teknolojilerin kullanımını ve uluslararası desteğin garanti edilmesini istemektedirler. Aslında bakmak gerekirse Oslo Bildirgesi özel-kamu ortaklıklarını ön plana çıkaran eylem noktalarıyla doludur.
1971 yılında kurulan CGIAR, "21 gelişmekte olan ülke, 26 sanayileşmiş ülke, 4 ortak sponsor ve 13 diğer uluslararası organizasyondan" oluşan 64 üyeli bir stratejik ortaklıktır. Bu üyelerden bir tanesi CGIAR'a 2002 yılında katılan ve Syngenta tarafından fonlandırılan Syngenta Sürdürülebilir Tarım Vakfıdır. CGIAR'ın 25 yıldır Afrika'da 150$ ila 200$ milyon tutarında yatırım yaparak genelde tahıl ve çiftlik hayvanları üzerinde yoğunlaşmış Yeşil Devrim türü projelerinin teşvik edilmesi yönünde gerçekleştirmiş olduğu çabalar ortaya pek anlamlı bir şey çıkartamamıştır. Afrika'da yapmış olduğu çalışmalar ise akıllı bir Kenyalı gazeteci tarafından şu şekilde özetlenmiştir: "CGIAR'ın Afrika'daki çalışmalarının büyük bir bölümü sembolik projeler üzerinde yoğunlaşmıştır ve bunlar da bilim adamları ve siyasetçiler için aslında açlıkla savaşmak veya gıda güvenliğini geliştirmek gibi samimi amaçlar taşımayan hevesler ortaya çıkmasına neden olmuştur".
Yine de CGIAR –  özellikle de Nijerya'da bulunan Uluslararası Tropik Tarım (IITA) Enstitüsü gibi Afrika Merkezleri sayesinde – AGRA'nın Yeşil Devrimi için bir kilit nokta niteliğindedir. AGRA, 100 GM olmayan bitki çeşidi üretmek için 43$ milyon harcamaktadır. Bu fonlandırma, tarım bağlamında gerçekleştirilen AR-GE çalışmalarına fon sağlanmasına yönelik küresel trendin bir göstergesidir. Geçtiğimiz son 20 yılda kamu araştırma harcamalarında bir düşüş görülmüş ve Kuzeyli donörlerden fon ithal edilmesi daha fazla önem kazanmıştır. Tüm bunlara araştırma faaliyetlerinin artan düzeyde metalaştırılması ve ticarileştirilmesi eşlik etmiş ve netice itibariyle de ilgili menfaatler kamu kesiminden uzaklaşarak özel ve ticari kesime kaymıştır. 
Bütün bu gelişmeler genetik yapısı değiştirilmiş tahıllarla aynı zamanda ortaya çıkmıştır. 

Ekolojik Bir Felakete Doğru Giden Afrika
 Afrika kültüründe doğası itibariyle var olan sosyal, siyasi, tarihi ve ekonomik krizlerin üstüne teknoloji ve teknolojik çözümlerin empoze edilmesi Afrika'daki kırsal ekonomileri, sosyal ilişkileri, tarım politikalarını ve genel olarak Afrika'daki kalkınma eğrisini büyük ölçüde değiştirecektir. Afrika'daki tarım üretimi artan bir biçimde uluslararası tohumlar, GMO'lar, tarım kimyasalları ve tarım ticareti yapan diğer kurumlar tarafından yönlendirilecektir. Bu durum geleneksel tarım sistemlerini yok ederek dışarıya dönük ve girdi tabanlı bir tarım sistemi yaratacaktır. Söz konusu sistem GM ve endüstriye ait melez tohumlara, inorganik gübrelere, zararlı bitki öldürücülere ve böcek ilaçlarına bağlıdır. İlgili altyapının AGRA tarafından oluşturulmaya başlandığı ve Gates tarafından desteklenen GM hareketinin Afrikalılar nezdinde mevcut GMO karşıtlığını kırmayı hedeflediği aşikârdır. Netice itibariyle biyo-güvenlik alanları Monsanto, Syngenta ve benzerlerinin daha da artan ihtiyaçlarını kabul edecektir. Dolayısıyla da önümüzdeki yıllarda Afrika'nın tarımsal alanlarının GMO'larla dolması beklemektedir.
Sonuç olarak Afrika büyük bir ekolojik felaketle karşı karşıyadır. GM tahıllarının yaratacağı genetik zehirlenmeler, tarımsal genetik çeşitliliğin ortadan kaybolması, toprak ve suyun kötüleşerek kirlenmesi vb. gibi durumlar buna örnek verilebilir. Aynı zamanda daha fazla kimyasal içeren, riskli GM ve Yeşil Devrim gıdalarının tüketilmesi neticesinde Afrikalıların sağlıklarının daha da kötüleşeceği beklenmektedir. 
Çiftçileri İlgilendiren Konular: NERICA Tecrübesi Neticesinde Yapılan Erken Uyarılar
Yukarıda belirtildiği  üzere AGRA yönetim kurulu üyelerinden bir tanesi olan Monty Jones, NERICA'nın, yani "Yeni Afrika Pirincinin" araştırılması  ve geliştirilmesi konusunda üstlendiği anahtar rol sayesinde 2004 Dünya Gıda Ödülün kazanmıştır.
Afrika Kalkınma Bankası  NERICA'nın yedi Batı Afrika ülkesinde yaygınlaştırılmasını  desteklemek için 35$ milyonluk bir proje başlatmıştır. Bu çabalar Afrika Pirinç Merkezi (WARDA) tarafından ev sahipliği yapılan Afrika Pirinç İnisiyatifi (ARI) tarafından koordine edilmektedir. ARI'nin görevi topluluk tabanlı bir tohum üretim sistemi kullanılması suretiyle gıda güvenliği temin edilmesi ve fakir çiftçilerin geçim kaynaklarının iyileştirilmesi için NERICA'nın Afrika bazında yaygınlaştırılmasının kolaylaştırılmasıdır. NERICA'nın Afrika'nın diğer bölgelerinde kayda değer performans sergilediği de edinilen duyumlar arasındadır.
Diğer yandan uluslararası  bir sivil toplum örgütü olan GRAIN tarafından yapılan araştırmalar daha farklı ve umutsuz bir tabloyu ortaya koymaktadır. GRAIN'ın ulaştığı bilgilere göre NERICA Afrika pirinç üretiminde özel yatırımların patlamasına yol açacak olup bu durum Afrika'nın küçük çiftlikli pirinç sistemlerini büyük tarım kuruluşları tarafından idare edilen plantasyon tipi pirinç üretimi karşısında çaresiz bırakacaktır. NERICA proje araştırmacıları köylü ve topluluk tabanlı tohum sistemlerini tamamen göz ardı ederek laboratuarlarında kalmayı ve CIGIAR'ın gen bankasından alınan melezlerle çalışmayı tercih etmişlerdir. GRAIN iddia edildiği şekliyle görkemli bir başarı kazanılmadığını, çiftçiler nezdindeki uygulama oranının düşük olduğunu ve bu kişilerin daha ziyade kendi pirinç çeşitlerini ekmeyi tercih ettiklerini belirlemiştir. Yine GRAIN'in belirlediğine göre fakir çiftçilere yardım edilmesi şeklinde yapılan reklâmın arkasında Afrikalı çiftçileri büyük şirketlerce yönetilip kontrol edilen ağlara sıkıştırmayı hedefleyen bir tohum ve kimyasal tarım sistemin kurulması gibi kaygı verici bir amaç vardır. 
Sonuç
Gates Foundation tarafından yukarıda tartışıldığı üzere yapılan büyük ölçekli yatırımlar geleneksel Afrika tarım kültürünün sahip olduğu zenginliği tehdit etmekte ve sarsmaktadır. Bu bağlamda mevcut projeler organik tarım, sürdürülebilir tarım, orman tarımı, göçebe tarımcılık, haşereyle mücadele, çiftçilerin öncülüğünde bitki yetiştirimi, sürdürülebilir havza yönetimi ve diğer birçok agro-ekolojik yaklaşımı gibi çoğu başarılı Afrika alternatifini duyarsız bir biçimde göz ardı etmektedir.
400 bilim adamı  tarafından beş yıllık bir süre içinde hazırlanan 2008 Uluslararası Tarım Bilgilerini Değerlendirme, Kalkınmaya Yönelik Bilim ve Teknoloji Raporu tüm bu söylemler içerisinde büyük ölçüde göz ardı edilmiştir. Rapora göre gıda güvenliği, bağımsızlığı ve gerek şimdiki gerekse gelecek nesillere yönelik sağlıklı çevresel uygulamalar ekolojik, tarımsal, geleneksel sistemlere ve yerel bilgi sistemlerine ayrılmaz bir şekilde bağlıdır.
Mariam Mayet Afrika Biyo-Güvenlik Merkezinin kurucusu ve müdürüdür.
Yazar: Mariam Mayet

22 Ekim 2010 Cuma

GDO'LAR : ABD’DE 37 KİŞİ ÖLDÜ, 5 BİN KİŞİ HASTA

GDO konusunda yayınlanan birçok araştırması olan mikrobiyolog ve Amerika’daki Maharishi Yönetim Universitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. John Fagan, GDO’lu ürünlerin solunum bozukluğu, ciltte kızarıklıklar, nezle, göz neslesi, baş ağrısı gibi allerjik tepkilere neden olduğunu, hatta hatta şok etkisine yol açarak ölüme bile neden olduğunu söyledi. Ancak çok uluslu şirketlerin GDO’yu yaygınlaştırmak istediğini vurgulayan Fragan, “Tarım ilaçlarını pazarlamak için sıkıştırdıkları gibi GDO’lu tohum satmak için de Türkiye, Afrika ve Asya’da bunu yaygınlaştırmak için çaba harcıyorlar. Hindistan’da patlıcana da dahil etmek isteniyor. Türkiye’de, önce soya ve mısır, sonra hepsine dahil etmek isteyeceklerdir” dedi.

NOBEL ÖDÜLLÜ DE OLSA TÜM SONUÇLARI TAHMİN EDİLEMİYOR

Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar (GDO), genetik mühendisliği müdahale yöntemiyle, bitkiler, bakteriler, virüsler ve hayvanlardan alınan genin birleştirilmesi sonucunda, yeni bir gen ortaya çıkartılması olduğunu hatırlattı. Bu birleşik genin kontrol dışı olduğunu, ne gibi sonuç yaratacağının hiç bilinmediğini vurgulayan Fragan, “Bir tek gen dahil etmenin bütün bitki üzerindeki tüm sonuçlarını, doktorası da olsa, profesör de olsa, Nobel Ödüllü de olsa kimse tahmin edemiyor. Dışarıdan hücreye eklenen genin, DNA’nın neresine nasıl yapışacak o bilinmiyor ve kontrol altına alınamıyor” dedi.

ABD’DE 37 KİŞİ ÖLDÜ, 5 BİN KİŞİ HASTA

Hücresine yapay gen eklenen bir bitkinin, metabolik düzeyde etkilendiğini, bu durumun doku ve organizmalarda değişikliğe neden olduğunu söyleyen Fragan, “Bu bitkinin besin değerini düşürüyor” dedi. Bu bitkileri yediği taktirde insan sağlığına da zarar verdiğinin altını çizen Fragan, “Bir besin, genetiği değiştirildiği zaman yeni bir protein yaratıyor. Bu yeni proteinler alerji yaratabiliyor. Mesela GDO’lu patates yiyorsunuz, yeni bir protein var ve alerjik tepkiler yaratacak vücutta. Solum bozuklukları, cilt bozuklukları, kızarıklıklar, nezle, göz nezlesi, sindirim sisteminin bozulması, dokuların sağlıksızlaşması, tipik tepkilerden bazıları. Başınız ağrıdı mesela, yediğin mısırdan mı, başka birşeyden mi bilemiyorsun? Çünkü ne yediğin beli değil” dedi. Genetiği değiştirilmiş bakterilerin, zehirli bir bileşik de oluşturarak daha kuvvetli alerjik tepkilere neden olabildiğini, ani şok yaratarak ölüme bile yol açabildiğine dikkat çeken Prof. Dr. Fragan, bu zehirli etki ile ABD'de 37 kişinin öldüğünü, 5 bin kişinin de hastalandığı bilgisini verdi.

HİNDİSTAN’DA PATLICANA, TÜRKİYE’DE HERŞEY İÇİN SIKIŞTIRILIYOR

GDO ile dünyada Amerikalı, İsviçreli, Alman asıllı dev şirketlerin ilgilendiğini, dünyadaki GDO’ların yüzde 96’sının 5 ülkede imal edildiğini, bu ülkelerin ABD, Kanada, Avustralya, Brezilya ve Arjantin olduğunu, pamuk eklendiğinde Çin ve Hindistan’ın da bu ülkelere dahil edildiğini söyleyen Fragan, “Bu şekilde bakıldığında sadece 7 ülkede imal ediliyor” dedi. GDO’lu ürünlere dünyada en çok soya fasulyesi, mısır, kanola ve pamuk da rastlandığını, Amerika’da kabak ve domates de olduğunu, Havai’de Papaya bitkisinde bulunduğunu, Hindistan’da patlıcana da dahil etmek istendiğini açıkladı. GDO taraftarlarının, “Türkiye bunu kabul etmezse, dünyanın gerisinde kalır” sözünün gerçeği yansıtmadığını, GDO’yu sadece 7 ülkenin kabul ettiğinin altını çizen Fragan, şunları söyledi:
“Gerçek bu değil. Bu ticari amaçla yapılan, etkili olmayan, hatta bu çağda yapılmaması gereken bir teknoloji. Batı’da genel olarak kabul edilmeyen bir teknoloji. Tarım ilaçlarını pazarlamak için nasıl sıkıştırıyorlarsa, bunun için de Türkiye, Afrika, Asya’da bunu yaygınlaştırmak için çaba harcıyorlar. Türkiye’de hepsine dahil etmeyi isteyeceklerdir. Önce soya ve mısır, sonra hepsine.”

GDO’YA ULUSAL GÜVENLİK İÇİN DE DİKKAT

GDO’lu tohum verildiğinde çiftçilerin, geleneksel tohumları bir kenara bıraktığını, bu tohumların 1 yıl beklediği zaman öldüğünü ve kullanılamaz hale geldiğini vurgulayan Fragan, “Tarım için kullanılan tohumları Türk çitfçileri kontrol edemezse, besin üzerindeki kontrol elden kaçar. Gıda güvenliği kalmaz. Bu sadece gıda güvenliği değil, uluslal güvenlik meselesidir ve çok ciddi bir sorundur” uyarısında bulundu. Türkiye’de GDO’lu ürünlere izin vermeye eğilimli, zayıf bir yasa çıkartıldığını, ancak insanların buna kvvetli bir tepki gösterdiğini ve bunun üzerine hükümetin tekrar gözden geçirdiğini hatırlatan Fragan, “Umut ediyorum ki Türk halkını bunlardan koruyacak daha kuvvetli bir yasa çıkacaktır” dedi. Avrupa’da yasa gereği, GDO’lu ürünlerin üzerine etiket konmak zorunda olduğunun altını çizen Fragan, “Türkiye’de çıkartılacak yeni ya da bu şartı koşmak zorunda ki ona göre insanlar alsın, ya da almasın” dedi.

GDO’DAN KAÇINMAK İÇİN GIDALARIN ETİKETİNİ OKUYUN

GDO’lu ürünlerin bakarak anlaşılacak bir durum olmadığını, ancak soya ve mısır katkı maddesi olarak, keklere, bisküvilere, şekerlere ve birçok gıda maddesine sıçradığını söyleyen Fragan, tüketicilere, “Yediğiniz şeylerin etiketini okuyun. Mısır, soya varsa, pamuk yağı varsa veya kanola varsa o zaman risk var demektir. En güvenlisi organik yiyin. Güvendiğiniz yerlerden gıdayı alın. Mümkünse güvendiğiniz tarlalardan, çiftçilerden alışveriş yapın” tavsiyesinde bulundu.

20 Ekim 2010 Çarşamba

GDOLAR GENLERİMİZE İŞLER Mİ?

Genetiği değiştirilmiş soyadaki DNA dizilimini keçi sütlerinde de bulundu. Bu keçilerin sütünden beslenen çocuklarda da  GDO’lu DNA parçacıklarının izlerine rastlandı.
Gezegen'in Geleceği adlı radyo programında Dr. Uygar Özesmi şunları söyledi:"Testbiotech tarafından evcil hayvanlar üzerinde yapılan bir araştırmada süt, iç organlar ve kas gibi dokularda Genetiği Değiştirilmiş Bitkilerin yani GDO’ların DNA parçaları tespit edildi. En son, Nisan 2010’da İtalya’daki bilim insanları, genetiği değiştirilmiş soyadaki DNA dizilimini keçi sütlerinde de bulduklarını rapor etmişlerdi. Keçilerde görüldüğü gibi bu keçilerin sütünden beslenen çocuklarda da ne yazık ki GDO’lu DNA parçacıklarının izlerine rastlandı.
Bu vakalar ilk kez görülmüyor; bundan birkaç yıl önce, GDO’lu mısır DNA’sı bu mısırlarla beslenen domuzlarda görülmüştü. Ayrıca, balıklarda da GDO’lu bitki DNA’larına rastlanmaya başlandı.Testbiotech’den Christoph Then 'DNA inceleme yöntemleri geliştikçe GDO’lu ürünlerin DNA’larını vücüdumuzda daha fazla bulmaya başlıyacağız' dedi. Geçmişte, Avrupa Gıda Güvenliği Ajansı (EFSA) GDO’lu bitkilerin DNA’larının izlerinin hayvanlarda görülemeyeceğini iddia ediyordu; fakat bundan yıllar sonra günümüzde bitki DNA’ları bağırsakta tamamıyla parçalanmadığı ve bu yüzden iç organların yapısında, damarda ve hatta farenin sperm hücrelerinde bile bulunduğu görüldü. Testbiotech’e göre milyonlarca ton genetiğiyle oynanmış soya,  Avrupa’da domuzlara, kümes hayvanları ve büyük baş hayvanlarına besin olarak veriliyor. Birçok uzman bunun ilerde büyük sağlık sorunlarına yol açacağını belirtiyor. Artık mevcut ekonominin sadece şirketlere kâr sağlayan risk sistemi ile değil toplumu düşünen temkinlilik ilkesi ile hareket etmek gerekiyor, doğanın kanunlarına uygun gelişmemiz gerekiyor."

19 Ekim 2010 Salı

GDO'LU GIDALAR KANSERE YOL AÇIYOR!!!

Günümüz dünyasında genetiği değiştirilmiş yaklaşık 1600 gıda maddesi var. Doç. Dr. Mesut Başak, bu ürünlerden uzak durmanın mümkün olmadığını belirtirken, mısır ve soyaya dikkat çekti.
Mısır, soya, kanola ve pamuk gibi genetiği değiştirilen gıdalar, birçok hastalığa davetiye çıkarıyor. Ümraniye Eğitim ve Araştırma Hastanesi Dahiliye Klinik Şefi Doç. Dr. Mesut Başak, genetiği değiştirilmiş organizmalar (GDO) olarak tanımlanan bu ürünlerin başta bağışıklık sistemi olmak üzere insan vücudunda alerjilere sebep olduğunu, romatizmal hastalıklar ile kansere yol açabildiğini ifade etti
Günümüz dünyasında genetiği değiştirilmiş yaklaşık 1600 gıda maddesi var. Doç. Dr. Mesut Başak, bu ürünlerden uzak durmanın mümkün olmadığını belirtirken, mısır ve soyaya dikkat çekti. Çünkü bu ürünlerin katkı maddesi olarak kullanıldığını ve bu sebeple birçok ürünün içinde yer aldığını ifade etti. "Özellikle mısır nişastası, bebek mamaları ve tatlılarda yoğun olarak bulunuyor." diyen Başak, araştırmaların gıdaların ömrünün uzatılması sürecinde oynanan genlerin zehirli proteinler ürettiğini ve bu proteinleri yiyen böcek ve kuşların da öldüğünü gösterdiğini belirtti.
GDO'LU MISIR VE SOYA İTHAL EDİYORUZ
Türkiye'ye genetiği değiştirilmiş gıdalar içinde soya ve mısır ithal olarak çok fazla giriyor. Bu ürünlerin çoğu da hemen her yıl GDO'lu tohum üretiminde birinci olan ABD ve 2. olan Arjantin'den ithal ediliyor. Genleriyle oynanmış tohumların Türkiye'ye girmesinin yasaklandığını ancak hayvan yemi olarak ülkemize ithal edildiğini anlatan Mesut Başak, ODTÜ'de yapılan araştırmada çarpıcı sonuçların çıktığını ifade etti. Araştırmada Türkiye'nin 9 şehrinde üretilen 28 domates numunesinden 22'sinde "kanamisin" adlı antibiyotiğe dirençli bir bakteri geni saptanmıştı. Aynı araştırmada mısır numunelerinde hem antibiyotiğe karşı direnç geni, hem de mısıra ait olmayan birtakım DNA'lar bulundu. Buna ek olarak 2005 yılında Arjantin'den Türkiye'ye soya getiren bir gemi Greenpeace tarafından Brezilya açıklarında durdurulmuş ve soyaların GDO'lu olduğu ortaya çıkmıştı.
BÖCEK VE KUŞLAR ÖLÜYOR
Ürünlerde belli bir seviyede genetiğin değiştirilme oranının bulunduğunu aktaran Doç. Dr. Mesut Başak, "Oranında değiştirildiği takdirde belki bir rahatsızlığa yol açmaz. Oranın üzerinde kullanılırsa hayatı tehdit eden bir noktaya gelir." uyarısında bulundu. Her canlının kendine özgü bir gen dizilimi olduğunu söyleyen Başak, "Canlı yaşamına ait tüm bilgiler bu genlerde gizlenir. Gıdaların genetiğinin değiştirilmesinde de gıdalara yabancı bir gen yerleştirilir. Burada amaç ekonomik yönden getiri sağlamak için gıdaların dayanıklılığını ve ömrünü uzatmaktır. Bu gıdaların ömrünün uzatılması sürecinde bu genler zehirli proteinler üretmektedir. Araştırmalar bu proteinleri yiyen böcek ve kuşların öldüğünü göstermektedir." diye konuştu.
Genetiği değiştirilmiş mısır ciddi bir endüstri ürünü
GDO'lu ürünlerin her şeyden önce toprağın dengesini bozduğunu söyleyen Doç. Dr. Mesut Başak, bu ürünlerin 100-200 yılda toprağın kendine gelememesine neden olduğunu kaydetti. Mısır ve türevlerinin çok ciddi bir endüstri oluşturduğunu aktaran Başak, "Mısırdan nişasta yapıyorsunuz, nişasta baklavadan sütlü tatlılara, bebek mamalarına kadar her yerde kullanılıyor. Gündelik yaşantımıza süt olarak da girebiliyor. Köylüler 'mısır silacı' denen bir yem yapıyorlar hayvanlar için. Yemi yiyen inek, koyun aracılığı ile GDO süt olarak bize dönüyor." diyerek, tehlikenin uzak olmadığı sinyallerini verdi. Başak, bu noktada tüketicilere düşeni ise mevsiminde olmayan gıdaları tüketmemek olarak açıkladı. Ayrıca dondurulmuş gıdaların kullanılmaması, organik ürünlere yönelmek ve alınan ürünün sorgulanması da diğer yöntemler arasında. Buna ek olarak da "bu ürünlerin ülkeye girişleri engellenmeli" uyarısında da bulundu.